Yazı Tipi
Boyut
Aralık
Güzel ve Çirkin

Güzel ve Çirkin

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, büyük limanları, kalabalık pazarları ve yüksek kuleleri olan zengin bir şehirde bir tüccar yaşarmış. Bu tüccarın üç kızı varmış. Büyük kızları süsü, gösterişi ve eğlenceyi çok severmiş. En küçük kızı ise iyi kalpli, çalışkan ve alçakgönüllüymüş. Güzelliği kadar huyunun inceliğiyle de tanındığı için herkes ona **Güzel** dermiş.

Güzel’in asıl adı başka olsa da insanlar onu böyle çağırmaya alışmışlar. Çünkü o yalnız yüzüyle değil; sözleriyle, davranışlarıyla, merhametiyle de güzeldi. Evde hizmet edenlere nazik davranır, yoksulları görünce yardım eder, babasının yorgun olduğu günlerde ona kitap okur, evin işlerine de elinden geldiğince yardım edermiş.

Büyük ablaları ise onun bu hâlini bazen küçümsermiş.

“Sen neden bu kadar sade giyiniyorsun?” dermiş biri.
“Bu kadar kitap okuyacağına aynaya baksan daha iyi,” dermiş diğeri.
“Zengin bir tüccarın kızı gibi davranmalısın,” diye eklerlermiş.

Güzel gülümsermiş.

“İnsan yalnız elbisesiyle zengin olmaz,” dermiş. “Gönlü yoksul olanın sandığı dolu olsa ne olur?”

Ablaları bu söze kızar ama cevap bulamazlarmış.

Tüccar baba uzun yıllar boyunca deniz ticaretiyle uğraşmış. Gemileri uzak ülkelere gider, baharat, kumaş, inci ve değerli eşyalar getirirmiş. Evleri büyük, sofraları zengin, dolapları ipek elbiselerle doluymuş.

Fakat bir gün kötü haberler peş peşe gelmiş. Tüccarın gemilerinden biri fırtınada batmış. Bir diğeri korsanların eline geçmiş. Üçüncü gemi ise uzak bir limanda kaybolmuş. Borçlar artmış, mallar azalmış. Kısa sürede tüccar eski zenginliğini kaybetmiş.

Büyük ev satılmış. Hizmetçiler gönderilmiş. Tüccar ve kızları şehirden ayrılıp uzak bir köydeki küçük bir eve taşınmak zorunda kalmışlar.

Büyük kızlar bu duruma çok üzülmüş ama üzüntülerinin çoğu rahatlarını kaybetmektenmiş.

“Biz nasıl böyle yaşayacağız?” demiş biri.
“Bu ev çok küçük!” demiş diğeri.
“Ne güzel elbiselerimiz vardı, hepsi gitti,” diye ağlamışlar.

Güzel ise babasının üzgün yüzüne bakmış.

“Babacığım,” demiş, “biz birlikteysek her şeye yeniden başlayabiliriz. Büyük evimiz yok ama başımızı sokacak bir yuvamız var. Çalışırız, sabrederiz.”

Tüccar kızının bu sözleriyle biraz teselli bulmuş.

Köyde hayat zormuş. Artık kendi yemeklerini kendileri yapıyor, kendi odunlarını kendileri topluyor, bahçeyi kendileri ekiyorlarmış. Büyük kızlar çoğu zaman şikâyet eder, eski günleri anlatır, çalışmaktan kaçarlarmış. Güzel ise sabah erken kalkar, evi süpürür, bahçeden sebze toplar, yemek pişirir, babasına yardım edermiş.

Akşamları da babasıyla oturur, ona kitap okurmuş. Tüccar bazen kızına bakar, içinden:

“Bütün servetimi kaybettim ama bu evladım bana en büyük hazine olarak kaldı,” dermiş.

Aylar böyle geçmiş. Günlerden bir gün tüccara şehirden bir mektup gelmiş. Mektupta, kaybolduğunu sandığı gemilerinden birinin limana döndüğü yazıyormuş. Tüccarın gözleri sevinçle parlamış.

“Kızlarım!” demiş. “Belki de talihimiz dönecek. Şehre gidip gemiden kalan malları kontrol edeceğim. Eğer işler yolunda giderse biraz para kazanabiliriz.”

Büyük kızlar hemen heyecanlanmışlar.

“Baba, bana ipek elbise getir!” demiş büyük kız.
“Bana mücevher getir!” demiş ortanca kız.
“Bana güzel kokular, kurdeleler, danteller getir!” diye eklemişler.

Tüccar Güzel’e dönmüş.

“Peki sen ne istersin kızım?”

Güzel babasının zaten zor durumda olduğunu bildiği için başını eğmiş.

“Ben hiçbir şey istemem babacığım,” demiş. “Sen sağ salim dön, bana yeter.”

Babası ısrar etmiş.

“Hayır kızım. Kardeşlerin isteklerini söylediler. Sen de küçük bir şey iste.”

Güzel biraz düşünmüş. Bahçelerinde eskiden güller açarmış ama köydeki evlerinin bahçesinde hiç gül yokmuş.

“Öyleyse,” demiş, “bana bir gül getir babacığım. Yalnız bir tane.”

Ablaları gülmüş.

“Bütün istek bu mu?” demişler. “Biz mücevher isterken sen dikenli bir çiçek istiyorsun.”

Güzel sakin cevap vermiş:

“Bir gül, doğru elde mücevherden güzel olabilir.”

Tüccar kızlarını öpüp yola çıkmış.

Fakat şehirde işler beklediği gibi gitmemiş. Gemideki malların çoğu borçlara gitmiş. Tüccarın eline neredeyse hiçbir şey kalmamış. Büyük kızlarının istediklerini alamamış. Üzgün bir şekilde köyüne dönmek için yola çıkmış.

Yol uzunmuş. Akşam olunca hava bozmuş. Gökyüzünü kara bulutlar kaplamış, rüzgâr uğuldamış, kar yağmaya başlamış. Tüccar atının üzerinde ormanın içinden geçerken yolunu kaybetmiş. Soğuk iliklerine işlemiş.

“Bir ışık görsem de sığınsam,” diye düşünmüş.

Tam umudunu yitirmek üzereyken ağaçların arasında büyük bir şato belirmiş. Şatonun pencerelerinden sıcak ışıklar yayılıyormuş. Kapıları açıkmış ama etrafta kimse görünmüyormuş.

Tüccar çekinerek içeri girmiş.

“Kimse var mı?” diye seslenmiş.

Cevap gelmemiş.

Büyük salonda şömine yanıyormuş. Masanın üzerinde sıcak yemekler hazırlanmıştı. Tüccar çok aç ve yorgundu. Önce beklemiş. Kimse gelmeyince:

“Burası her kiminse, beni bağışlasın. Donmamak ve aç kalmamak için biraz yemek yiyeceğim,” demiş.

Yemekten yemiş, şöminenin karşısında ısınmış. Sonra ona hazırlanmış gibi duran bir odada uyumuş.

Sabah olunca temiz elbiseler bulmuş. Atı ahırda yemlenmişti. Tüccar şaşkındı. Ev sahibine teşekkür etmek için yine seslenmiş ama kimse görünmemiş.

Şatodan çıkarken bahçeye uğramış. Bahçe karla kaplı olmasına rağmen bir köşede kırmızı güller açıyormuş. Tüccar Güzel’in isteğini hatırlamış.

“Kızım yalnız bir gül istemişti,” demiş. “Bunca iyiliğin ardından bir gül almak büyük kusur olmasa gerek.”

Bir gül koparmış.

Tam o anda yer sarsılmış. Arkasından korkunç bir ses yükselmiş.

“Ben sana evimi açtım, yemek verdim, seni soğuktan kurtardım. Sen ise bana ait en değerli şeyi çaldın!”

Tüccar arkasına dönmüş. Karşısında iri, güçlü, korkutucu görünüşlü bir yaratık duruyormuş. Yüzü aslanı andırıyor, pençeleri büyük, sesi derin çıkıyormuş. Ama gözlerinde tuhaf bir hüzün varmış. Bu yaratığa herkes görse **Çirkin** derdi.

Tüccar korkudan titremiş.

“Bağışlayın efendim,” demiş. “Kızım için yalnız bir gül kopardım. Kötü niyetim yoktu.”

Çirkin kaşlarını çatmış.

“Bir gül mü? Benim güllerim bana hatıra ve tesellidir. Hırsızlığın küçüğü olmaz.”

Tüccar dizlerinin üstüne çökmüş.

“Canımı bağışlayın. Üç kızım var. En küçüğü yalnızca bir gül istedi. Onun için aldım.”

Çirkin bir süre sustu. Sonra:

“Öyleyse kızlarından biri senin yerine buraya gelecek,” dedi. “Kendi isteğiyle gelirse seni bağışlarım. Gelmezse bir ay sonra sen geri döneceksin.”

Tüccar dehşete kapılmış.

“Ben kızımı böyle bir yere gönderemem!”

Çirkin:

“Onu zorla istemem,” demiş. “Ama söz istiyorum. Ya bir kızın kendi isteğiyle gelir ya da sen geri dönersin.”

Tüccar çaresizce söz vermiş. Çirkin ona bir sandık vermiş.

“Bunu evine götür. İçinde ihtiyacınız olan şeyler var. Ama sözünü unutma.”

Tüccar gülü ve sandığı alarak evine dönmüş. Eve varınca kızları etrafına toplanmış. Büyük kızlar hediyelerini sormuş. Tüccar ağlamaklıymış. Önce sandığı açmışlar. İçinden güzel kumaşlar, birkaç kese altın ve değerli eşyalar çıkmış. Büyük kızlar sevinecek gibi olmuş ama babalarının yüzünü görünce durmuşlar.

Güzel babasına yaklaştı.

“Ne oldu babacığım?”

Tüccar olanları anlattı. Gülü kopardığını, Çirkin’in kızlarından birinin kendi isteğiyle şatoya gelmesini istediğini söyledi. Büyük kızlar hemen bağırmaya başladılar.

“Biz gitmeyiz!”
“Bir gül yüzünden mi?”
“Bütün suç Güzel’in! Gül isteyen oydu!”

Güzel’in yüzü soldu ama sakin kaldı.

“Babacığım,” dedi, “gülü ben istedim. Bu yüzden senin başına bu iş geldi. Senin yerine ben giderim.”

Babası hemen itiraz etti.

“Asla! Seni o yaratığın yanına gönderemem.”

Güzel onun elini tuttu.

“Beni zorla götürmüyorlar. Kendi isteğimle gidiyorum. Belki sandığımız kadar kötü değildir. Hem senin sözün var. Senin sözünün bozulmasına razı olamam.”

Büyük ablaları içten içe rahatlamış ama dışarıdan ağlar gibi yapmışlar. Tüccar ise çaresizce kızına sarılmış.

Ertesi gün Güzel babasıyla birlikte şatoya gitmiş. Şato yine sessizmiş. Kapılar kendiliğinden açılmış. Büyük salonda sıcak bir sofra kurulmuş. Bir süre sonra Çirkin ortaya çıkmış. Güzel onu görünce ürkmüş ama kaçmamış. Başını saygıyla eğmiş.

“Ben Güzel,” demiş. “Babamın yerine kendi isteğimle geldim.”

Çirkin ona dikkatle bakmış.

“Benden korkuyor musun?” diye sormuş.

Güzel dürüstçe cevap vermiş:

“Evet, görünüşünüz beni korkuttu. Ama davranışınızı tanımadan hüküm vermek istemem.”

Çirkin bu cevaba şaşırmış.

“Dürüst konuşuyorsun,” demiş. “Burada sana zarar verilmeyecek. Şatonun hanımı gibi yaşayacaksın. Baban ise şimdi evine dönecek.”

Güzel babasına sarılmış. Tüccar ağlayarak oradan ayrılmış.

Güzel şatoda kalmaya başlamış. İlk günler çok yalnızlık çekmiş. Babasını, evini, bahçeyi özlemiş. Ama şatoda her şey ona hizmet ediyormuş. Odasında güzel kitaplar varmış. Piyano, resim malzemeleri, işlemeler, çiçeklerle dolu bir bahçe… Ne isterse hazırlanıyormuş.

Akşamları Çirkin onunla yemek salonunda buluşurmuş. Başta Güzel onun görüntüsünden çekinir, fazla konuşmazmış. Ama Çirkin nazik davranır, onu zorlamaz, kaba söz söylemezmiş.

Bir akşam Çirkin sormuş:

“Bugün nasıldın Güzel?”

“Biraz üzgündüm,” demiş Güzel. “Babamı özledim.”

Çirkin başını eğmiş.

“Özlem ağırdır,” demiş. “İstersen sihirli aynaya bakabilirsin. Aileni görebilirsin.”

Güzel şaşırmış. Çirkin ona büyük, işlemeli bir ayna göstermiş. Güzel aynaya bakınca babasını evde otururken görmüş. Babası üzgün ama sağlıklıymış. Güzel’in içi biraz rahatlamış.

Günler geçtikçe Güzel, Çirkin’in aslında kaba ve zalim biri olmadığını anlamış. Görünüşü korkutucuydu ama davranışları incelikliydi. Kitaplardan konuşuyor, bahçedeki gülleri anlatıyor, yalnızlığını saklamaya çalışıyordu.

Bir akşam Güzel ona sordu:

“Neden bu şatoda yalnız yaşıyorsunuz?”

Çirkin bir süre sustu.

“Çünkü insanlar görünüşümden korkar,” dedi. “Beni tanımadan kaçarlar. Zamanla ben de kimseyi çağırmamayı öğrendim.”

Güzel’in kalbi sızladı.

“Yalnızlık zor olmalı,” dedi.

Çirkin hafifçe gülümsedi.

“Sen geldiğinden beri daha az zor.”

Her akşam yemek sonunda Çirkin aynı soruyu sorardı:

“Güzel, benimle evlenir misin?”

Güzel her seferinde nazikçe cevap verirdi:

“Hayır Çirkin. Size saygı duyuyorum, iyiliğinizi görüyorum. Ama kalbim henüz böyle bir şey söylemiyor.”

Çirkin üzülürdü ama asla öfkelenmezdi.

“Dürüstlüğün için teşekkür ederim,” derdi.

Bu da Güzel’i daha çok düşündürürdü. Çünkü gerçek iyilik, reddedildiğinde bile saygılı kalabilmekti.

Aylar geçti. Güzel artık Çirkin’den eskisi kadar korkmuyordu. Hatta onunla konuşmayı bekler olmuştu. Fakat bir gün sihirli aynaya baktığında babasını hasta gördü. Yaşlı tüccar yatağında yatıyor, Güzel’in adını sayıklıyordu.

Güzel gözyaşlarına boğuldu.

“Babam hasta,” dedi. “Onu görmem gerek.”

Çirkin derinden sarsıldı. Çünkü Güzel giderse belki bir daha dönmeyecekti. Yine de onun acısını gördü.

“Seni gönderebilirim,” dedi. “Ama bir şartla. Yedi gün içinde geri dönmelisin. Eğer dönmezsen ben kederimden ölürüm.”

Güzel:

“Söz veriyorum,” dedi. “Yedi gün içinde döneceğim.”

Çirkin ona sihirli bir yüzük verdi.

“Bu yüzüğü parmağında çevirip beni düşünürsen şatoya dönebilirsin,” dedi.

Güzel yüzüğü aldı ve ertesi sabah babasının evinde uyandı. Babası onu görünce sevinçten canlanmış gibi oldu.

“Kızım!” dedi. “Seni bir daha göremeyeceğimi sandım.”

Güzel ona sarıldı. Günlerce babasının yanında kaldı, ona baktı, ilaç verdi, yemek hazırladı. Babası iyileşmeye başladı.

Ablaları ise Güzel’in güzel elbiselerle ve huzurlu bir yüzle geldiğini görünce kıskandılar. Onun şatoda kötü değil, rahat yaşadığını anladılar. İçlerinden biri:

“Eğer yedi gün içinde dönmezse belki o yaratık ona kızar,” dedi.

Diğeri:

“Onu biraz daha tutalım,” diye fısıldadı.

Yedinci gün geldiğinde Güzel dönmek istedi. Ama ablaları ağlayıp sızladılar.

“Bir gün daha kal,” dediler. “Bizi hiç sevmiyor musun?”

Güzel onların üzüldüğünü sanıp bir gün daha kaldı. Ama o gece rüyasında Çirkin’i gördü. Bahçedeki güllerin yanında yere düşmüş yatıyordu. Yüzü solgun, sesi zayıftı.

“Güzel,” diyordu, “sözünü unuttun.”

Güzel korkuyla uyandı.

“Ben ne yaptım?” dedi. “O bana güvenmişti.”

Hemen yüzüğü parmağında çevirdi ve Çirkin’i düşündü. Bir anda şatoya döndü. Koşarak bahçeye çıktı. Rüyasında gördüğü gül bahçesine gitti. Çirkin gerçekten orada, taş bankın yanında yatıyordu.

Güzel onun yanına diz çöktü.

“Çirkin! Lütfen gözlerinizi açın. Ben geldim!”

Çirkin zayıfça gözlerini açtı.

“Döndün,” dedi. “Ama artık çok geç sandım.”

Güzel ağlamaya başladı.

“Özür dilerim. Sözümü geciktirdim. Sizi üzmek istemedim. Şimdi anlıyorum ki sizin iyiliğiniz benim için çok değerli. Görünüşünüzden korkmuştum ama kalbinizi tanıdım. Siz sandığımdan çok daha güzelsiniz.”

Çirkin ona baktı.

“Bunu gerçekten mi söylüyorsun?”

Güzel kalbinin sesini dinledi. Artık onu yalnız acıdığı için değil, sevdiği için yanında istediğini fark etti.

“Evet,” dedi. “Sizi seviyorum. Eğer hâlâ isterseniz, sizinle evlenirim.”

Bu sözler söylenir söylenmez şatonun üzerinde büyük bir ışık parladı. Gül bahçesi aydınlandı. Çirkin’in bedeni ışıkla sarıldı. Güzel gözlerini kapatmak zorunda kaldı. Işık yavaşça sönünce karşısında artık korkutucu yaratık değil, yakışıklı ve zarif bir prens duruyordu.

Güzel şaşkınlıkla geri çekildi.

“Siz… kimsiniz?”

Prens başını eğdi.

“Ben uzun yıllar önce kötü kalpli bir büyücü tarafından lanetlenen bir prenstim,” dedi. “Büyücü bana dış görünüşüme göre yargılanmanın acısını öğretmek istedi. Ancak biri beni görünüşüme rağmen değil, kalbimi tanıyarak severse lanet bozulacaktı. Sen bunu yaptın Güzel.”

Şatonun kapıları açıldı. Hizmetçiler, saray halkı, bahçıvanlar, müzisyenler ortaya çıktı. Meğer hepsi büyünün etkisiyle görünmez olmuşlardı. Şato yeniden canlandı. Kuşlar öttü, güller açtı, pencerelerden ışık taştı.

Prens hemen Güzel’in babasını şatoya davet etti. Yaşlı tüccar kızını sağlıklı ve mutlu görünce sevinçten ağladı. Ablaları da geldiler. Önce utandılar, sonra Güzel’den özür dilediler. Çünkü onun iyiliğini kıskanmışlardı.

Güzel onları affetti ama şu sözü söyledi:

“Kıskançlık insanın gözünü karartır. Başkasının mutluluğunu küçültmeye çalışmak yerine, insan kendi kalbini güzelleştirmeli.”

Ablaları başlarını eğdiler.

Kısa süre sonra büyük bir düğün yapıldı. Ama bu düğün yalnız gösteriş için değildi. Köylerden, şehirden, yoksullardan, çalışanlardan herkes davet edildi. Çünkü Güzel ile prens biliyorlardı ki gerçek mutluluk yalnız zengin sofralarda değil, paylaşılan sevinçte büyürdü.

Güzel şatonun hanımı olduğunda kibirlenmedi. Bahçedeki güllere her gün baktı. Çünkü her gül ona babasının sevgisini, verdiği sözü ve kalbin dış görünüşten daha değerli olduğunu hatırlatıyordu.

Prens de eski yalnızlığını unutmadı. Artık kimseyi görünüşüne göre yargılamamaya, sarayında herkese adil davranmaya söz verdi.

Yıllar boyunca ülkede adalet ve iyilikle hüküm sürdüler. İnsanlar onları yalnız güzellikleri ya da zenginlikleri için değil, merhametleri ve doğru kalpleri için sevdiler.

Ve Güzel ile Çirkin’in masalı dilden dile anlatıldı.

Bu masalı dinleyenler şunu öğrendi: Dış görünüş yanıltıcı olabilir. Bazen korkutucu görünen birinin kalbinde incelik, güzel görünen birinin kalbinde ise kıskançlık bulunabilir. Gerçek sevgi, insanın yüzüne değil, kalbine bakmayı öğrenince doğar.

## Masalın Dersi

İnsanı yalnız dış görünüşüne göre değerlendirmek doğru değildir. Gerçek güzellik; merhamette, dürüstlükte, sabırda ve sevgi dolu bir kalpte saklıdır. Verilen söz tutulmalı, güven boşa çıkarılmamalıdır. Sevgi, korkunun ve önyargının ötesine geçip bir insanın içindeki iyiliği görebildiğimizde gerçek olur.